9 Nisan 2019 Salı

Bir İnsanı Sevmekle Başlayacak Her Şey


   Bir sene ara verdikten sonra aklımdakileri nasıl yazıya dökebilirim diye düşünürken  yazıma Yusuf Atılgan'ın şu sözü ile başlamak istedim. "Acelem yok benim, biliyorsun. Bir gün sana dünyada katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim." Bazen yıllar öncesinde yaşamış bir insan nasıl da içimizi bilebiliyor değil mi? Çoğu zaman yanımızdakiler çırpınışlarımızı anlayamıyorken üstelik. Diyebilir miyiz ki bu yüzden "Edebiyat insan ruhunun gökyüzüne açtığı bir penceredir."
  Yazıma bu cümle ile başlamak istedim çünkü bunca şey yaşadığım bana göre kaç bin yıl gelen hayatımda, bir şeylerin üstesinden her seferinde sevgi ile geldim. Bir şairi, şiiri sevdim, arındı zihnim. Yağmuru sevdim, üzerime yağan her damlada kendi içimde dindim. Yanan bir binayı söndürür gibi söndürdü içimi bu sevgim. Bir kitabı sevdim Oğuz Atay  mahçupluğuyla doldu içim. Dilimde "Şuan sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim." cümlesiyle on bin kitap okumuş olmayı diledim. Sonra bilmediğim yerlerde, bilmediğim sokaklarda kaybolmayı sevdim. Kendi içimde kaybolmanın verdi bitiklik hissinin aksine içimde yarattığı her yeni bir adımla kendimi bulmaya daha çok yaklaştığım düşüncesiyle. Sonra bir insanı sevdim; anne, kardeş, dost, efuli sıfatlarından herhangi biriyle. İnsanın kendini yarım sıfatıyla nitelendirmesini sevmem ama "Ben bir yarım aydım, seninle tamamlandım." cümlesinin aydınlığıyla. Işıklarımızı karıştırırcasına. İlk dizim kanadığında o sıfatlardan birine koştum mesela, "Öpeyim de geçsin." Cümlesinin ütopik sıcaklığıyla. İlk hayal kırıklığımda o sıfatlara sarıldım, ruha da pansuman yapılabilirmiş edasıyla.
  Sevgi her şeyi düzeltir diyemiyorum, ama sevgi her şeyin üstesinden gelebilir. Yorgun argın eve döndüğünüzde cebizinde anahtarınız olmasına rağmen kapıyı annenizin açmasının verdiği huzur gibi. İçinizdeki karmaşadan kendi sesinizi bile duyamıyorken, telefona sarılıp aradığınız dostunuz gibi. Deniz misali içinizde barındırdığınız her şeye rağmen masmavi durur gibi. Çatlayan betonda yeşeren papatya gibi arkadaşlar.
  Unutmayın "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

11 Mart 2018 Pazar

“Korkarak Yaşarsan Yalnızca Hayatı Seyredersin.”

  Üstesinden gelemediğimiz acılarımız, unutamadığımız anılarımız, veremediğimiz kararlarımız, seçemediğimiz yollarımız var. Belki  yorulduk, üstesinden gelemeyişlerimiz bundan. Belki unutmayı seçeceğimiz anının yerini yenisinin doldurabileceğinden ümitsiziz. Belki veremediğimiz kararlar değil de sonuçlarını göze almaktan emin olamadığımız kararlarımız var. Ve belki yürüyeceğimiz yol değil de o yolda nasıl yürüdüğümüzdür mesele. Çünkü biliyoruz ki hangi yolu seçersek seçelim, diğerinden vazgeçmiş olacağız. Çünkü biliyoruz ki aklımız da hep o gitmediğimiz yolda kalacak...         
 Neden acıların da anıları olduğunu görmek istemez insanlar? Geçmişe bu vefasızlık neden? Peki şimdiye? Geleceğe?.. Neden acının da mutluluk gibi bir his olduğunu kabullenmezler mesela? Oysa bizi güçlü kılan yenilgilerimiz değil midir? Neden bu yaşamaktan korkmalar, verilemeyen kararlar, gidilemeyen yollar? Kabul her seçiş bir vazgeçiştir ama seçtiği yola çiçek açtırmak da yine o yolda yürüyenin elinde değil midir, dikenlere katlanmayı göze almak şartıyla... 

  Nietzsche der ki "Korkarak yaşarsan, yalnızca hayatı seyredersin." Yani eğer yüzmeyi seviyorsan dalgalar seni korkutmasın, uçmak istiyorsan rüzgar seni yıldırmazsın. Yürüyeceğin yolu seversen,nereye gittiğin, nereden gittiğin anlamsız detaylar olur gözünde. "Her şeçiş, bir vazgeçiştir." cümlesi seni korkutmaz. Çünkü çiçek dikersen gülistan, diken dikersen haristan yaratırsın. Ve eğer seviyorsan bir ismi, bir cismi; korkun sana bitmesin diye başlamamanı değil de "Ya bir gün yollarımız ayrılırsa, heybemde yeterince hatırlanmaya değer anı biriktiremeden" diye söyler.

Ve hatırlamak da güzeldir, hatırlanmak kadar. Eğer değiyorsa hatırlamanıza heybenizdeki anıları sevin, acıları da... 

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın (!)

 Ön yargısı fazla olan insanlarız. Milletçe eleştirmeyi severiz de eleştirilmeye tahammülümüz yoktur işte.  Her şeye karışacak hakkı buluruz kendimizde. Ali kiminle olacak, Ayşe nereye gidiyor, Fatma nasıl giyinmeli hepsine biz karar veririz.
 Peşin hükümlerimiz vardır. Elinde gül taşıyana gülistan, diken taşıyana haristan muamelesi yaparız. O güldeki dikenleri görmeye çalışmayız asla. Örtünüz varsa ideal kız, açıksanız "Oğlum bu kızdan bana gelin olmaz"ları duyarsınız. İç güzelliği falan laftadır anlayacağınız.
 Oruç tutar yemek yemeyiz de, yemediğimiz kul hakkı kalmaz. Nasıl olsa yaptıklarımız vicdani görevlerimiz değil, dini yükümlülüklerimizdir. İyiyi iyi olduğu için değil, bir emir olduğu için yaparız ama sorsanız önemli olan niyet deriz. Yemek programlarına dökecek binlerce liramız vardır da, aç olan komşumuza bir tabak yemek vermekten aciziz. Çünkü aslolan verdiğimizin karşılığında cebimize girendir.  Ama komşusu aç iken tok yatan da bizden değildir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deriz. Haksızlığa susarız. Hem neden konuşalım ki? Bunun ucunda bize dokunacak olan nedir? Ama bir gün gelip biz haksızlığa uğrayınca konuşacak kimseleri bırakmamış oluruz arkamızda.
 Dinlediğiniz yerli yabancı şarkıları bırakın. Haftanın hitlerini takip etmeyi bırakın. Yüreğinizin sesini duyun, vicdanınızı takip edin. Eğer hala sol yanınızdaki atıyorsa, sevgiyle atsın. Durmadan yapın bunu. Yapın ki durduğunuzda sizden geriye sadece adınız kalmasın. Ki bu şartlarda adınızın kalacağının bile garantisini veremiyoruz.
 Sevgiyle kalın...

28 Haziran 2017 Çarşamba

Herkes Gider mi?

 Bazı insanlar öyle şeyler hissettirir ki o onlara özeldir. Kimsede bulunmaz, hem kimsede aranmaz da.  Mesela onlara bazı şeyleri oturup saatlerce anlatmanıza gerek yoktur. Ki zaten başkalarına saatlerce anlattığınız şeylerin yerini onlarda bir bakış tutar. Bir bakışla anlarlar nasıl olduğunuzu. Onlarla aylar geçirirsiniz, belki de yıllar...
 Ama birden bir şeyler olur, bir şeyler kopar. Tamam başkasıyla onunla olduğunuz gibi olamazsınız ama onunla da eskisi gibi olamazsınız. Tüm ikili ilişkiler buna mahkum değil midir? Eskiden bir şeyleri onlara anlatınca rahatlardınız, tamam geçmezdi ama anlarlardı bilirdiniz. Hem anlayan birinin olduğunu bilmek kimi iyi hissettirmez ki? daha sonra ise "Nasılsa anlatınca geçmeyecek" diye düşünmeye başlarsınız. Bu onların bile artık anlamayacağını bilmenizden mi kaynaklı, ya da artık eskisi kadar umursamadığını düşündüğünüzden mi bilinmez. Belki de her ikisi..Sonuç olarak bir şey ya da bir şeyler uzaklaştırmıştır sizi. Ne kadar kötü değil mi?
 Bir süre düştüğünüzü sandığınız o boşluğu anlatma gereği bile duymuyorum. Artık onlara koşmak gelmiyordur içinizden. Biliyorsunuzdur hani çıkmak isteseniz mutlaka tutar elinizden ama ellerindeki o sıcaklık yoktur artık. 
 Ama bir süre sonra anlarsınız ki dünyanın sonu değil. Tamam kimse kimsenin yerine tam  oturmuyor ya eksik geliyor ya fazla ama neden fazla gelecek olan birileri gelmesin ki? Ya da neden birinin içimizdeki hatıralarını sevemeyelim? Kolları yerine hatıralarına sarılamayalım. Cümleleri kulaklarımızda değil de aklımızda yankılanırken bize yetmesin? Anılar sadece derin izler bırakıp acı vermek için mi vardır sizce? Neden birini sevmemeyi seçmek yerine onun anılarımızdaki halini sevemeyelim? Ya da neden bundan acı duyalım?
 Cem Adrian'ın "Herkes gider mi?" dediği yerden söylüyorum ki herkes gider arkadaşlar. Kimileri derin izler bırakır kimilerinden geriye ufak bir çizik dahi kalmaz. Ve bizim hayatta verdiğimiz mücadele derin izler bırakacak insanlar biriktirip, onların bıraktığı izleri en aza indirgemeye çalışmaktan ibaret.